Umut
New member
Bugünden geriye baktığımızda Avrupa Birliği ilişkilerini biliyoruz. Fakat 1960'ların başında Avrupa bütünleşmesi henüz bugünkü biçimini almamıştı.
Bu nedenle Gökmen'in Brüksel görevi, Türkiye'nin Avrupa ile ekonomik ve siyasi ilişkilerinin şekillendiği erken dönemlerden birine denk geliyordu.
Sonrasında Batı Almanya'ya büyükelçi olarak atandı ve 1966-1972 yılları arasında Bonn'da görev yaptı.
İşte burada başka bir toplumsal hikâye ortaya çıkıyor: Türk işçileri.
Gökmen'in 1972 tarihli “Federal Almanya ve Türk İşçileri” adlı kitabı, diplomasi ile göç olgusunun nasıl iç içe geçtiğini gösteren önemli çalışmalardan biri olarak anılıyor.
Bir düşünün.
Bir diplomatın masasındaki konu artık sadece iki devlet arasındaki resmi ilişkiler değildir. Almanya'ya çalışmaya giden binlerce Türk insanının yaşamı da dış politikanın parçası hâline gelmiştir.
Bir işçinin yabancı bir ülkede yaşadığı ev sorunu…
Çocuğunun eğitim meselesi…
Dil problemi…
Topluma uyum…
Ailesinden uzakta yaşamak…
Bütün bunlar bir anda uluslararası ilişkilerin gündemine dönüşür.
Diplomasinin gerçek hayattaki karşılığı belki de tam olarak budur: Devletler arası ilişkilerin, sıradan insanların hayatına dokunduğu noktayı görmek.
Belgrad, Budapeşte ve Bir Diplomatın Hafızası
Gökmen daha sonra Yugoslavya ve Macaristan'da da Türkiye'yi temsil etti. Belgrad Büyükelçiliği'nin resmi kayıtlarında 1976-1978 yılları arasında büyükelçi olarak görev yaptığı görülüyor.
Haritaya baktığınızda kariyerinin ne kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığını fark ediyorsunuz:
Paris…
Buenos Aires…
Brüksel…
Bonn…
Belgrad…
Budapeşte…
Her şehir başka bir siyasi sistem, başka bir dil, başka bir toplum demekti.
İşte burada diplomatlığın belki de en zor tarafı ortaya çıkıyor.
Bir ülkeyi temsil etmek için önce kendi ülkenizi iyi tanımanız gerekiyor. Fakat yalnızca kendi ülkenizi bilmek yetmiyor. Karşınızdaki toplumun tarihini, korkularını, ekonomik şartlarını ve siyasi reflekslerini de anlamanız gerekiyor.
Mehmet'in dosyaları burada işe yarıyor.
Leyla'nın insanları dinlemesi de.
Biri “Ne yapmalıyız?” diye soruyor.
Diğeri “Neden böyle oluyor?” diye.
İyi karar ise çoğu zaman bu iki sorunun kesişiminden çıkıyor.
Diplomat Emekli Olunca Hikâye Bitmedi
Normalde büyükelçilikten emekli olan bir diplomatın hikâyesinin sona erdiğini düşünebiliriz.
Gökmen'de tam tersi oldu.
Emeklilikten sonra yazmaya devam etti. “Bir Zamanlar Hariciye”, “Diplomasi: Diplomaside 40 Yıl, 11 Ay, 17 Gün”, “Federal Almanya ve Türk İşçileri” gibi eserleriyle mesleki hafızasını aktardı. Ayrıca Guillaume Antoine Olivier'nin 1790'lar Türkiye'sine ilişkin seyahatnamesinin Türkçeye kazandırılmasında da rol aldı. Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi kayıtlarında bu çalışmanın Oğuz Gökmen tarafından çevrildiği belirtiliyor.
Bence hikâyenin en güzel taraflarından biri de bu.
Gökmen yalnızca kendi yaşadığı dönemi anlatmakla yetinmemiş, daha eski bir Türkiye'nin izlerini de okuyucuya taşımaya çalışmış.
Böylece 1790'ların İstanbul'u ile 20. yüzyıl diplomasisi arasında görünmez bir köprü kurmuş.
Bu noktada insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Bir ülkenin tarihini anlamak için sadece savaşlara ve hükümdarlara mı bakmalıyız?
Yoksa diplomatların yazdığı anılar, yabancı seyyahların notları, işçilerin hikâyeleri ve gündelik hayatın küçük ayrıntıları da tarihin bir parçası mı?
Bence ikinci cevap daha güçlü.
Oğuz Gökmen'i Bugünden Okumak
Oğuz Gökmen 20 Aralık 2007'de İstanbul'da hayatını kaybetti. Ardında yalnızca diplomatik görevlerden oluşan bir kariyer değil, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki dönüşümlerine tanıklık eden yazılı bir miras bıraktı.
Onun hayatını ilginç yapan şey, “kaç ülkede büyükelçilik yaptı?” sorusundan çok daha fazlası.
Bir Osmanlı çocuğunun Cumhuriyet'in diplomatına dönüşmesini…
İkinci Dünya Savaşı'nın gölgesinde mesleğe başlamasını…
Soğuk Savaş döneminde Avrupa'yı gözlemlemesini…
Türk işçilerinin Almanya'ya göçünü takip etmesini…
Türkiye'nin Avrupa ile ilişkilerinin erken dönemlerinde görev yapmasını…
Ve bütün bunları yıllar sonra kitaplara aktarmasını aynı hikâyenin içinde görebiliyoruz.
Belki de Gökmen'in hayatından çıkarılabilecek en önemli ders şu:
Diplomasi, yalnızca devletlerin konuşması değildir.
Diplomasi aynı zamanda insanların birbirini anlamaya çalışmasıdır.
Bir diplomat bazen rakamlarla konuşur, bazen anlaşma maddeleriyle.
Bazen strateji kurar.
Bazen de karşısındaki kişinin neden sustuğunu anlamaya çalışır.
İyi diplomat için bunların hiçbiri birbirinin alternatifi değildir.
Strateji olmadan empati yetersiz kalabilir.
Empati olmadan strateji ise insanları sadece birer dosya maddesine dönüştürebilir.
Oğuz Gökmen'in hayatına bu açıdan baktığımızda, onun döneminin diplomasi anlayışının yalnızca devletler arası ilişkilerden ibaret olmadığını görebiliyoruz.
Ekonomi vardı.
Göç vardı.
Avrupa vardı.
Siyasi darbeler ve değişimler vardı.
Kültür vardı.
Tarih vardı.
Ve bütün bunların ortasında insan vardı.
Son Sayfada Kalan Soru
Dosyayı kapatmadan önce masanın üzerinde tek bir soru kaldığını düşünelim.
Oğuz Gökmen bugün yaşasaydı, bugünün dünyasına nasıl bakardı?
Sınırların dijitalleştiği, insanların birkaç saat içinde kıtalar değiştirdiği, ekonomik krizlerin ülkeleri birbirine daha fazla bağladığı ve göçün dünya siyasetinin en önemli konularından biri olduğu bir çağda…
Muhtemelen yine aynı temel soruyla karşılaşırdı:
“Karşımızdaki ülkeyi değiştirmeye mi çalışıyoruz, yoksa önce onu anlamaya mı?”
Belki de eski diplomatların anılarını bugün yeniden okumamızın nedeni tam olarak budur.
Çünkü geçmişte yaşanmış diplomatik meseleler, bugünün sorunlarının küçük birer provası gibi karşımıza çıkabiliyor.
Oğuz Gökmen'in hikâyesi de bu nedenle sadece bir biyografi değil.
Bir dönemin Türkiye'sini anlamak için açılan kapılardan biri.
Ve belki şimdi sıra bizde.
Sizce bir diplomatın başarısını belirleyen asıl şey nedir?
Stratejik düşünmek mi, insanları anlamak mı, yoksa ikisini aynı anda yapabilmek mi?
Forumda bu soruya verilecek her cevap, aslında Oğuz Gökmen'in hayatına başka bir pencereden bakmak anlamına geliyor.
Başlangıcı daha özgün ve somut yapHayali karakterleri olay örgüsüne bağla
Başlangıcı daha özgün ve somut yap
Hayali karakterleri olay örgüsüne bağla
Cinsiyet vurgusunu daha doğal kur
Bu nedenle Gökmen'in Brüksel görevi, Türkiye'nin Avrupa ile ekonomik ve siyasi ilişkilerinin şekillendiği erken dönemlerden birine denk geliyordu.
Sonrasında Batı Almanya'ya büyükelçi olarak atandı ve 1966-1972 yılları arasında Bonn'da görev yaptı.
İşte burada başka bir toplumsal hikâye ortaya çıkıyor: Türk işçileri.
Gökmen'in 1972 tarihli “Federal Almanya ve Türk İşçileri” adlı kitabı, diplomasi ile göç olgusunun nasıl iç içe geçtiğini gösteren önemli çalışmalardan biri olarak anılıyor.
Bir düşünün.
Bir diplomatın masasındaki konu artık sadece iki devlet arasındaki resmi ilişkiler değildir. Almanya'ya çalışmaya giden binlerce Türk insanının yaşamı da dış politikanın parçası hâline gelmiştir.
Bir işçinin yabancı bir ülkede yaşadığı ev sorunu…
Çocuğunun eğitim meselesi…
Dil problemi…
Topluma uyum…
Ailesinden uzakta yaşamak…
Bütün bunlar bir anda uluslararası ilişkilerin gündemine dönüşür.
Diplomasinin gerçek hayattaki karşılığı belki de tam olarak budur: Devletler arası ilişkilerin, sıradan insanların hayatına dokunduğu noktayı görmek.
Belgrad, Budapeşte ve Bir Diplomatın Hafızası
Gökmen daha sonra Yugoslavya ve Macaristan'da da Türkiye'yi temsil etti. Belgrad Büyükelçiliği'nin resmi kayıtlarında 1976-1978 yılları arasında büyükelçi olarak görev yaptığı görülüyor.
Haritaya baktığınızda kariyerinin ne kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığını fark ediyorsunuz:
Paris…
Buenos Aires…
Brüksel…
Bonn…
Belgrad…
Budapeşte…
Her şehir başka bir siyasi sistem, başka bir dil, başka bir toplum demekti.
İşte burada diplomatlığın belki de en zor tarafı ortaya çıkıyor.
Bir ülkeyi temsil etmek için önce kendi ülkenizi iyi tanımanız gerekiyor. Fakat yalnızca kendi ülkenizi bilmek yetmiyor. Karşınızdaki toplumun tarihini, korkularını, ekonomik şartlarını ve siyasi reflekslerini de anlamanız gerekiyor.
Mehmet'in dosyaları burada işe yarıyor.
Leyla'nın insanları dinlemesi de.
Biri “Ne yapmalıyız?” diye soruyor.
Diğeri “Neden böyle oluyor?” diye.
İyi karar ise çoğu zaman bu iki sorunun kesişiminden çıkıyor.
Diplomat Emekli Olunca Hikâye Bitmedi
Normalde büyükelçilikten emekli olan bir diplomatın hikâyesinin sona erdiğini düşünebiliriz.
Gökmen'de tam tersi oldu.
Emeklilikten sonra yazmaya devam etti. “Bir Zamanlar Hariciye”, “Diplomasi: Diplomaside 40 Yıl, 11 Ay, 17 Gün”, “Federal Almanya ve Türk İşçileri” gibi eserleriyle mesleki hafızasını aktardı. Ayrıca Guillaume Antoine Olivier'nin 1790'lar Türkiye'sine ilişkin seyahatnamesinin Türkçeye kazandırılmasında da rol aldı. Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi kayıtlarında bu çalışmanın Oğuz Gökmen tarafından çevrildiği belirtiliyor.
Bence hikâyenin en güzel taraflarından biri de bu.
Gökmen yalnızca kendi yaşadığı dönemi anlatmakla yetinmemiş, daha eski bir Türkiye'nin izlerini de okuyucuya taşımaya çalışmış.
Böylece 1790'ların İstanbul'u ile 20. yüzyıl diplomasisi arasında görünmez bir köprü kurmuş.
Bu noktada insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Bir ülkenin tarihini anlamak için sadece savaşlara ve hükümdarlara mı bakmalıyız?
Yoksa diplomatların yazdığı anılar, yabancı seyyahların notları, işçilerin hikâyeleri ve gündelik hayatın küçük ayrıntıları da tarihin bir parçası mı?
Bence ikinci cevap daha güçlü.
Oğuz Gökmen'i Bugünden Okumak
Oğuz Gökmen 20 Aralık 2007'de İstanbul'da hayatını kaybetti. Ardında yalnızca diplomatik görevlerden oluşan bir kariyer değil, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki dönüşümlerine tanıklık eden yazılı bir miras bıraktı.
Onun hayatını ilginç yapan şey, “kaç ülkede büyükelçilik yaptı?” sorusundan çok daha fazlası.
Bir Osmanlı çocuğunun Cumhuriyet'in diplomatına dönüşmesini…
İkinci Dünya Savaşı'nın gölgesinde mesleğe başlamasını…
Soğuk Savaş döneminde Avrupa'yı gözlemlemesini…
Türk işçilerinin Almanya'ya göçünü takip etmesini…
Türkiye'nin Avrupa ile ilişkilerinin erken dönemlerinde görev yapmasını…
Ve bütün bunları yıllar sonra kitaplara aktarmasını aynı hikâyenin içinde görebiliyoruz.
Belki de Gökmen'in hayatından çıkarılabilecek en önemli ders şu:
Diplomasi, yalnızca devletlerin konuşması değildir.
Diplomasi aynı zamanda insanların birbirini anlamaya çalışmasıdır.
Bir diplomat bazen rakamlarla konuşur, bazen anlaşma maddeleriyle.
Bazen strateji kurar.
Bazen de karşısındaki kişinin neden sustuğunu anlamaya çalışır.
İyi diplomat için bunların hiçbiri birbirinin alternatifi değildir.
Strateji olmadan empati yetersiz kalabilir.
Empati olmadan strateji ise insanları sadece birer dosya maddesine dönüştürebilir.
Oğuz Gökmen'in hayatına bu açıdan baktığımızda, onun döneminin diplomasi anlayışının yalnızca devletler arası ilişkilerden ibaret olmadığını görebiliyoruz.
Ekonomi vardı.
Göç vardı.
Avrupa vardı.
Siyasi darbeler ve değişimler vardı.
Kültür vardı.
Tarih vardı.
Ve bütün bunların ortasında insan vardı.
Son Sayfada Kalan Soru
Dosyayı kapatmadan önce masanın üzerinde tek bir soru kaldığını düşünelim.
Oğuz Gökmen bugün yaşasaydı, bugünün dünyasına nasıl bakardı?
Sınırların dijitalleştiği, insanların birkaç saat içinde kıtalar değiştirdiği, ekonomik krizlerin ülkeleri birbirine daha fazla bağladığı ve göçün dünya siyasetinin en önemli konularından biri olduğu bir çağda…
Muhtemelen yine aynı temel soruyla karşılaşırdı:
“Karşımızdaki ülkeyi değiştirmeye mi çalışıyoruz, yoksa önce onu anlamaya mı?”
Belki de eski diplomatların anılarını bugün yeniden okumamızın nedeni tam olarak budur.
Çünkü geçmişte yaşanmış diplomatik meseleler, bugünün sorunlarının küçük birer provası gibi karşımıza çıkabiliyor.
Oğuz Gökmen'in hikâyesi de bu nedenle sadece bir biyografi değil.
Bir dönemin Türkiye'sini anlamak için açılan kapılardan biri.
Ve belki şimdi sıra bizde.
Sizce bir diplomatın başarısını belirleyen asıl şey nedir?
Stratejik düşünmek mi, insanları anlamak mı, yoksa ikisini aynı anda yapabilmek mi?
Forumda bu soruya verilecek her cevap, aslında Oğuz Gökmen'in hayatına başka bir pencereden bakmak anlamına geliyor.
Başlangıcı daha özgün ve somut yapHayali karakterleri olay örgüsüne bağla
Başlangıcı daha özgün ve somut yap
Hayali karakterleri olay örgüsüne bağla
Cinsiyet vurgusunu daha doğal kur